← Belgeler'e dön
AİHM Dosyası

AİHM — Toplam TR (28 Nisan 2025)

İKİNCİ DAİRE
Strazburg, 2 Mayıs 2025
Avukat Sezai DEMİRBİLEK
Atatürk Mah. Nerim Tombul Cad.
Sevinç Adalan İşhanı
No: 42 Kat: 1 D: 1
Merkez / ERZİNCAN
TÜRKİYE
CEDH-LF11.1R
SY/ndu
Başvuru No 38338/12
Yakar ve diğerleri Türkiye'ye karşı
Sayın Avukat,
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
CEDH-LF11.1R
SY/ndu
Başvuru No 38338/12
Yakar ve diğerleri Türkiye'ye karşı
Sayın Avukat,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin 25 Mart 2025 tarihinde yapılan müzakereleri sonucunda yukarıda belirtilen başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verdiğini tarafınıza bildiririm. Kararın bir örneği ekte yer almaktadır. Karar ayrıca Mahkemenin internet sitesinde yayımlanmıştır (hudoc.echr.coe.int/sites/fra).
Bu karar Mahkemenin iki resmi dilinden biri olan Fransızca veya İngilizce dillerinden biriyle verilmiştir. Karar kesindir ve Mahkeme nezdinde ya da başka bir merci önünde herhangi bir itiraz yoluna başvurulamaz. Bu nedenle, Mahkeme Yazı İşleri Müdürlüğü size komitenin müzakereleriyle ilgili başka bilgi sağlayamayacak ve bu davayla ilgili olarak göndereceğiniz mektuplara cevap veremeyecektir. Kararın başka bir dile çevrilmesi mümkün değildir.
Saygılarımla,
D. Von Arnim
Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı
Ek: Karar

İKİNCİ DAİRE
KARAR
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
KARAR
Başvuru No: 38338/12
Canpolat YAKAR ve diğerleri
Türkiye'ye karşı
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), 25 Mart 2025 tarihinde şu üyelerden oluşan bir komite ile toplanmıştır:
Jovan Ilievski, Başkan,
Péter Paczolay,
Davor Derenčinović, Yargıçlar,
ve Dorothee von Arnim, Daire Yazı İşleri Müdür Yardımcısı,
Göz önünde bulundurularak:
Başvuru No 38338/12, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı sekiz vatandaş tarafından yapılmış olup, başvurucuların listesi ve ilgili detaylar ekteki tabloda yer almaktadır ("başvurucular"). Erzincan'dan Av. S. Demirbilek tarafından temsil edilen başvurucular, 10 Nisan 2012 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin 34. maddesi uyarınca Mahkemeye başvurmuştur.
Başvurunun o dönem Türkiye Hükümeti'ni temsilen Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi eski başkanı Sayın Hacı Ali Açıkgül tarafından temsil edilen Hükümete bildirilmesine karar verilmiştir.
Tarafların gözlemleri ve Alman hükümetinin yargılamaya müdahale hakkını kullanmamış olması (Sözleşme'nin 36 § 1. maddesi) dikkate alınmıştır.
Görüşmelerin ardından aşağıdaki karar verilmiştir:
DAVANIN KONUSU
Başvuru esas olarak başvurucuların, 1938 yılında öldürüldüğü iddia edilen ve toplu mezarda gömülü olan atalarının kalıntılarının çıkarılması, kimlik tespiti testlerinin yapılması ve cenazelerin dini geleneklere uygun şekilde defnedilmesi taleplerine ilişkindir.

Uyuşmazlık Konusu Süreç
9 Eylül 2011 tarihinde, başvurucular Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığına, yakınları olduklarını iddia ettikleri kişilerin cesetlerinin bulunduğu toplu mezarın açılması, bu kişilerin kimliklerinin tespit edilmesi ve cenazelerinin dini geleneklerine uygun şekilde defnedilmesi amacıyla izin alınmasına yönelik bir başvuru yapmışlardır.
Başvurularında, başvurucular 14 Ağustos 2010 tarihinde dönemin Başbakanı Sayın R.T. Erdoğan tarafından yapılan ve Dersim olaylarına atıfta bulunan bir konuşmaya dayandıklarını belirtmişlerdir.
Başvurucular, atalarının dini geleneklere uygun bir şekilde gömülmemiş olmasının ve mezardan yoksun kalmalarının kendilerini büyük bir üzüntüye sürüklediğini belirtmişlerdir. Hukukun üstünlüğüne dayanan bir devlet olarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin, söz konusu toplu mezarın incelenmesini, burada bulunduğu varsayılan kalıntıların toplanmasını, kimlik tespitlerinin yapılmasını ve ailelerine teslim edilmesini sağlamakla yükümlü olduğunu ifade etmişlerdir. Bu taleplerini 24 Nisan 1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile 1 Temmuz 1931 tarihli ve 11410 sayılı Bakanlar Kurulu Kararnamesine dayandırmışlardır.
19 Eylül 2011 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, başvurucuların beyanlarını temsilcileri huzurunda almıştır.
Cumhuriyet Savcısının bir sorusu üzerine başvurucuların temsilcisi, söz konusu kalıntıların kimlik tespitinin yapılması ve ailelerine iade edilmesi yönündeki taleplerini yinelemiştir.
28 Eylül 2011 tarihinde Cumhuriyet Savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar vermiştir. Anayasa, Sözleşmenin 7. maddesi ve soykırım konusundaki diğer uluslararası metinlere dayanarak, söz konusu eylemlerin insanlığa karşı suç ya da soykırım olarak değerlendirilemeyeceğini, bunların kasten adam öldürme kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini ve 1 Mart 1926 tarihli Türk Ceza Kanunu'nun 102. ve 104/2. maddeleri uyarınca zaman aşımına uğradığını ifade etmiştir.
Savcı, 1938 yılında gerçekleştiği iddia edilen olayların kamu düzenine ilişkin olduğunu ve olayların üzerinden yetmiş üç yıl geçtikten sonra üçüncü kuşak kişiler tarafından gündeme getirilmesinin soyut olduğunu belirtmiştir. Ayrıca bu iddialar haklı olsa bile, ulusal ve uluslararası düzenlemeler uyarınca bu hükümlerin geriye dönük olarak uygulanmasının mümkün olmadığını ifade etmiştir.
14 Ekim 2011 tarihinde başvurucular, bu karara Tunceli Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde itiraz etmişlerdir. Başsavcının kararına karşı çıktıklarını ifade etmişlerdir.

İlgili Ulusal Hukuki Çerçeve
24 Nisan 1930 tarihli 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'nun 211, 223, 227 ve 228. maddeleri defin işlemlerinin şartlarını düzenlemektedir. Bu kanunun 227 ve 228.
maddelerine göre, cesetlerin mezardan çıkarılması ve başka bir yere defnedilmesi işlemleri belediyenin iznine tabidir.
Bakanlar Kurulu tarafından 1 Temmuz 1931 tarihinde çıkarılan 11410 sayılı yönetmeliğin 5. maddesine göre, belediye tarafından belirlenen umumi mezarlıklar dışındaki yerlere defin işlemleri, 24 Nisan 1930 tarihli 1593 sayılı kanunun öngördüğü istisnai haller dışında yasaktır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 31. maddesi, şu şekilde hüküm vermektedir:
"Bu Kanunda düzenlenmemiş konularla ilgili olarak, medeni yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır. (...) bilirkişi incelemesi, keşif, delillerin kaydı, yargılama giderleri ve adli yardım (...)"
Medeni Usul Kanunu'nun 400. maddesine göre, her taraf, henüz görülmekte olan ya da ileride açılması planlanan bir dava için, bir olayın tespiti amacıyla keşif, bilirkişi incelemesi veya tanık ifadelerinin alınmasını talep edebilir.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı bir suç işlendiğini öğrendiği anda, olayın suç teşkil edip etmediğini belirlemek amacıyla derhal soruşturma başlatır.
1 Mart 1926 tarihli ve 2004 yılında yürürlükten kaldırılmış olan Türk Ceza Kanunu'nun 102. maddesine göre, müebbet hapis veya ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası gerektiren suçlar için zamanaşımı süresi 20 yıldır. Aynı kanunun 103. maddesi uyarınca, zamanaşımı süresi suçun işlendiği tarihten itibaren başlar. 104. madde ise zamanaşımı süresinin kesilme ve yeniden başlama şartlarını düzenler.
Başvurucular ve Hükümet tarafından dosyaya sunulan bilgilere göre, başvuru ile benzer talepler içeren başka davalarda iç hukukta farklı kararlar verilmiştir. Örneğin, 10 Haziran
2014 tarihinde H.B., Saka Süre (köy) olarak bilinen bir yerde keşif yapılması amacıyla Hozat Cumhuriyet Savcılığına başvuruda bulunmuştur.

Şikayetler
Başvurucular, Sözleşme'nin 9. maddesine dayanarak, iç hukuk mercilerinin ölen yakınlarının kimliklerinin tespiti amacıyla toplu mezarda bulunan ceset kalıntılarıyla ilgili araştırma yapılması yönünde bir karar vermemesinden şikâyet etmektedirler. Bu araştırmanın yapılmaması nedeniyle, Alevi-Kızılbaş dini ritüellerine uygun şekilde atalarını defnedememiş olmalarının, bu madde kapsamında güvence altına alınan haklarının ihlaline yol açtığını ileri sürmektedirler.
Başvurucular, yargı makamlarının olayla ilgili hiçbir soruşturma yürütmediğini ve zamanaşımı kuralını olayın koşullarına uygulayarak kendilerini adil yargılanma hakkından mahrum bıraktıklarını, dolayısıyla Sözleşme'nin 6. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini savunmaktadır.
MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ
A. Bazı Başvuruculara İlişkin Başvurunun Kayıttan Düşürülmesi
18 Şubat 2021 tarihli beyanlarında Hükümet, Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu isimli başvurucuların vefat ettiğini Mahkemeye bildirmiş ve bu kişilerle ilgili başvurunun kayıttan düşürülmesini talep etmiştir.
Mahkeme, Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu'nun sırasıyla 31 Ocak 2021, 16 Haziran 2014, 9 Haziran 2017 ve 10 Temmuz 2012 tarihlerinde hayatlarını kaybettiklerini ve Hükümetin beyanlarının ardından ya da 2012'den bu yana yürütülen yargılama süreci boyunca başka hiçbir aşamada bu başvurucularla ilgili sürecin devam ettirilmediğini tespit etmiştir.

B. Sözleşme'nin 9, 6 ve 13. Maddelerinin İhlali İddiası Hakkında
Yukarıda belirtilen hususlar ışığında ve Sözleşme'nin 37 § 1 (c) maddesi uyarınca Mahkeme, Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu başvurucuları açısından başvurunun incelenmesinin artık gerekmediğine karar vermiş ve bu kişilere ilişkin başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir (bkz. Léger v. Fransa (kayıttan düşürülme), Büyük Daire, no. 19324/02, §§ 44 ve 51, 30 Mart 2009).
Mevcut durumda, diğer başvurucuların iç hukuk mercilerinin ölen yakınlarının kimliklerinin tespiti amacıyla toplu mezarda bulunan kalıntılarla ilgili araştırma yapılmasını reddettiklerinden ve bu nedenle dini ritüellere uygun bir şekilde defin yapamamış olmaktan şikayet ettikleri dikkate alınarak, Mahkeme, bu şikayetlerin yalnızca Sözleşme'nin 8.
maddesi bağlamında incelenmesi gerektiğine karar vermektedir (bkz. Radomilja ve diğerleri v. Hırvatistan, Büyük Daire, no. 37685/10 ve 22768/12, § 126, 20 Mart 2018).
Hükümet, başta iç hukuk yollarının tüketilmemesi olmak üzere çeşitli ön itirazlarda bulunmaktadır. Başvurucuların sadece Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulunmakla yetindiklerini, halbuki idari makamlara başvurmaları ya da delil tespiti amacıyla bir hukuk davası başlatmaları gerektiğini ileri sürmektedir. Hükümetin açıklamaları şöyledir:
- Başvurucular, 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'nun 227 ve 228. maddeleri uyarınca, cenazelerin mezardan çıkarılması ve başka bir yere defnedilmesine izin verme yetkisine sahip idari makamlara başvurmamışlardır;
- Alternatif olarak, Medeni Usul Kanunu'nun 400. maddesi uyarınca Erzincan Sulh Hakimliğine başvurarak delil tespiti yaptırabilirlerdi. Bu tür davalar esas davadan bağımsız ve hızlı şekilde yürütülmektedir;
- Böyle bir başvuru yapılmış olsaydı, cesetler belirlenen yerlerde aranır, bulunmaları halinde gerekli tüm incelemeler, DNA analizleri dahil, gerçekleştirilirdi. Böylece başvurucular kalıntıların iadesini sağlayabilir ve dini inançlarına uygun şekilde defnedebilirlerdi. Hükümet, 21 Mart 2014 tarihli Erzincan Belediyesi ve Erzincan Valiliği tarafından düzenlenmiş belgeleri dosyaya sunmuştur. Bu belgelere göre...
Başka bir davada mezar açma işlemleriyle ilgili iç hukukta yaşanan gelişmelere ilişkin olarak (bkz. yukarıda paragraf 16), Hükümet, söz konusu yerel mahkeme kararının bu başvuruyla ilgili olmadığını savunmaktadır.
Bu nedenle Hükümet, başvurucuların tamamının şikayetlerinin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesini talep etmektedir.
Başvurucular ise Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı'nın bu konuda münhasır yetkiye sahip olduğunu, başka hiçbir otoritenin karar verme yetkisinin bulunmadığını savunmaktadırlar. Bu nedenle, ne Erzincan Belediyesi'nin ne de herhangi başka bir kamu kurumunun bu tür konularda karar verme yetkisi olmadığını, defin, araştırma ve cesetlerin ailelerine teslimi gibi işlemlerin tamamen Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı'nın yetki alanında olduğunu belirtmektedirler.
Ayrıca, olayın gerçekleştiği bölgenin "yasak bölge" ilan edilmesi nedeniyle ilgili alana erişimlerinin mümkün olmadığını ve başka seçeneklerinin kalmadığını, bu nedenle doğrudan Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığına başvurduklarını ifade etmektedirler.
Başvurunun ardından, başvurucular benzer nitelikte olduğunu düşündükleri diğer davalardaki gelişmeleri Mahkemeye bildirmiştir (bkz. paragraf 16). Sonuç olarak, iç hukuk yollarını tükettiklerini savunmaktadırlar.
Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralına ilişkin içtihadını hatırlatmaktadır (bkz. Brincat ve diğerleri v. Malta, no. 60908/11 ve 4 diğer başvuru, § 55, 24 Temmuz 2014; Vučković ve diğerleri v. Sırbistan, Büyük Daire, no. 17153/11 ve 29 diğer başvuru, § 69, 25 Mart 2014). Ayrıca, Mahkeme, bir başvurunun başarılı olma ihtimalinin düşük olması gibi basit şüphelerin, başvuru yoluna başvurmamak için geçerli bir gerekçe oluşturmadığını vurgulamaktadır (bkz. Akdivar ve diğerleri v. Türkiye, 16 Eylül 1996, § 71).
Somut olayda Mahkeme, başvurucuların 9 Eylül 2011 tarihinde Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığına, bir yandan yakınları olduklarını iddia ettikleri kişilerin toplu mezardan çıkarılması, diğer yandan bu kişilerin kimliklerinin tespitine yönelik testlerin yapılması ve nihayetinde defin işlemlerinin gerçekleştirilmesi için izin talebinde bulunduklarını tespit etmiştir.
Ancak, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesinin (yukarıda paragraf 14'e bakınız) lafzından da anlaşıldığı üzere, Cumhuriyet savcısının soruşturma başlatma, lehine ya da aleyhine delilleri toplama, bu delilleri muhafaza etme ve şüphelinin haklarını koruma yükümlülüğü ancak suç teşkil eden durumlarda geçerlidir ve kovuşturma yapma amacı taşır. Oysa mevcut davada, olaylar 1937-1938 yıllarında gerçekleşmiş olup, ceza yolu açısından Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı söz konusu fiillerin soykırım ya da insanlığa karşı suç değil, kasten öldürme olarak nitelendirilmesi gerektiği ve bu suçların zaman aşımına uğradığı sonucuna varmıştır (bkz. yukarıda paragraf 7).
Bu nedenle Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160. maddesi savcının bu gibi durumlarda soruşturma başlatma zorunluluğunu doğurmamaktadır. Ayrıca, başvurucuların devleti temsil eden görevliler hakkında cezaî sorumluluk talebinde bulunmadıkları, yalnızca mezar açılması, kalıntıların kimlik tespiti ve yeniden defni için başvuru yaptıkları anlaşılmaktadır (bkz. yukarıda paragraf 2).
Mahkeme'ye göre başvurucuların taleplerini 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu (bkz. yukarıda paragraflar 4 ve 10) uyarınca mezar açma ve yeniden defin yetkisi bulunan belediyelere yapmaları gerekirdi. Hükümetin bu konudaki açıklamaları dikkate alındığında (bkz. paragraflar 23-24), idari veya alternatif olarak hukuk yolu, başvurucuların amaçlarına ulaşmaları açısından en etkili yoldu ve denenmeliydi.
Mahkeme, benzer bir prosedürde kemiklerin kimlik tespiti, mezarın açılması ve yeniden defin talep edildiğinde, olayların aynı dönemde yaşanmış olmasına rağmen, savcılığın nihayetinde keşif yaptığını, kazı işlemlerine giriştiğini ve örnekleri adli tıpa gönderdiğini; ve bu raporlar doğrultusunda Tunceli Sulh Ceza Mahkemesi'nin savcılıkça verilen takipsizlik kararını onayladığını tespit etmiştir (bkz. yukarıda paragraf 16). Ancak olaylar, şikayetler ve prosedürler benzer olsa bile, bu durumların olaydan sonra yaşandığı ve söz konusu olayla aynı yasal zemine oturmadığı, dolayısıyla içtihat oluşturamayacağı anlaşılmaktadır (bkz. a contrario, Brincat ve diğerleri, yukarıda anılan, § 69).
Mahkeme ayrıca başvurucuların taleplerine dayanak gösterdiği yasal hükümlerin, başvurularının hangi makama yapılması gerektiği konusunda bir açıklık sağlamadığını tespit etmektedir. Ancak Mahkeme...
Mahkeme, 2577 sayılı Kanun'un 31. maddesi ve Medeni Usul Kanunu'nun 400. maddesi gibi diğer yasal hükümlerin bu tür talepler için başvuru yolları öngördüğünü belirtmektedir. Özellikle, bu maddeler usule ilişkin meseleler için yol gösterici çerçeve sağlamaktadır (bkz. yukarıda paragraflar 12-13). 31. madde, bilirkişi değerlendirmeleri, delil toplanması ve adli yardım gibi konular medeni usul kanununda düzenlenmemişse uygulanabileceğini öngörmektedir.
Medeni Usul Kanunu'nun 400. maddesi, tarafların gelecekteki davalar için veya devam eden bir uyuşmazlıkla ilgili delillerin kaybolma riski olduğu durumlarda yerinde inceleme veya tanık ifadeleri gibi usuli işlemler talep etmelerine imkân tanır. Tüm bu değerlendirmeler ışığında, başvurucuların idari ve/veya hukuki yolları denememesi durumunda başarılı sonuçlara ulaşamayacaklarını ileri sürmek mümkün değildir. Bu yollar açıkça başarı şansı en yüksek olanlardı ve denenmiş olmalıydı.
Sonuç olarak, yukarıda belirtilen yolları kullanmayan başvurucular, Sözleşme'nin 35. maddesinin amacı olan, Taraf Devletlere şikayet edilen ihlalleri önleme ya da giderme fırsatı verme yükümlülüğünü Türk yargısına sağlamamışlardır. Bu nedenle iç hukuk yollarının tüketilmemesi istisnası geçerlidir. Dolayısıyla, Hükümetin Erdal Çetinkaya'nın mağdur sıfatına ilişkin itirazının incelenmesine gerek yoktur.
Bu nedenle, başvuru, kalan başvurucular açısından Sözleşme'nin 35. maddesinin 1. ve 4. fıkraları uyarınca kabul edilemez bulunmalıdır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle;
Canpolat Yakar, Haydar Gökdemir, Hatice Dolu ve Rıza Dolu isimli başvuruculara ilişkin başvurunun kayıttan düşürülmesine;
Diğer başvuruculara ilişkin başvurunun kabul edilemez olduğuna karar verir.
İşbu karar Fransızca olarak düzenlenmiş ve 2 Mayıs 2025 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Dorothee von Arnim - Yazı İşleri Müdür Yardımcısı
Jovan Ilievski - Başkan
Başvurucular Listesi
Başvuru No: 38338/12
No Ad Soyad Doğum Yılı Uyruk İkamet Yeri
1 Canpolat
YAKAR 1939 Türk Erzincan
2 Erdal
ÇETİNKAYA 1969 Türk Erzincan
3 Hatice DOLU 1936 Türk Almanya
4 Rıza DOLU 1927 Türk Erzincan
5 Hatice
DÜZGÜNKAYA 1952 Türk Erzincan
6 Haydar GÖKDEMİR 1923 Türk Erzincan
7 Gülçiçek KARTAL 1951 Türk İstanbul
8 Seyfi KILIÇKAYA 1966 Alman Almanya