← Belgeler'e dön
Makale

Ezgi Aslan: Dedeme Borcum

Dedeme Borcum Ezgi Aslan

Geçenlerde bir akşam film izlemeye hazırlanırken kuzenim yanımıza geldi ve salı günü yapılacak ''Zini Gediği Yürüyüşü''ne katılıp katılmayacağımızı sordu. Zorlu bir yürüyüş olacağını biliyordum ama hiç düşünmeden cevap verdim, tabii ki gidecektim. Sevgisini yüreğimde hissettiğim dedeme bunu borçluydum.

Surbahan'dan saat 05.00'da kamyon hareket edecekti, yolun bir kısmını kamyonla bir kısmını da yürüyerek gidecektik. Fakat köyden büyük bir ekip katledilenlerin götürüldüğü yol olan Posta Yolu'nu izleyerek bizden farklı bir yoldan gitmeyi tercih ettiler. Bizim köyden yani Surbahan'dan sadece 4 kişi (ben, annem, kuzenim ve teyzem) kamyona bindi, günün ilk ışıkları ile kamyonun kasasında yolculuğumuz başladı.

Dedemin babası ve amcalarının büyük bir kısmı Zini Gediği'nde askerler tarafından kurşuna dizilip öldürülmüş. Bu olayın hemen ardından dedem ve ailesi Susurluk'a sürgüne yollanmış, Zini Gediği'nde öldürülen yaklaşık 100 insan da vahşi doğanın döngüsüne bırakılmış. Bu olaylar 7-8 Ağustos 1938'de yaşanmış bugün tarih 16 Ağustos 2012. O insanlar hâlâ orada. Aradan geçen 74 sene boyunca o insanlar mezar bekledi, birilerinin kuru kemiklerine sahip çıkmasını istedi. Ama hükümetin uyguladığı politika halkımızın üstünden bir silindir gibi geçti, sürgünden dönen aileler babalarının kemiklerine sahip çıkamadı, senelerce yaşlılarımız olanları çocuklarına bile anlatamadı. Çok geç öğrendiğim aile geçmişimi görmek istedim, onların yürüdüğü yolları görüp yanlarına gitmek istedim.

İlk önce Kismikör Köyü'ne gittik, gideceğimiz bölge Kismikör'ün yaylalarıydı ve yolu o köyden geçiyordu ayrıca Zini Gediği'nde Kismikörlü insanlar da öldürülmüştü, o insanların torunları da bizimle yürüyecekti. Saat 06.00 sularında Kismikör'den bize katılanlarla yola koyulduk. Kendi köyümün yaylalarını çok gezdim (her biri çok zorlu yürüyüşlerdi) dağları bizim taraftan tek tek incelemiştim fakat bakış açımı biraz değiştirdiğimde o tanıdık dağların nasıl da değiştiğine tanık oldum, kayadan yan yatan o kılıcı hiç görmemişçesine şaşarak izledim. Posta Yolu'nu takip eden ekip ile aramızda çok derin bir vadi vardı, aramızdaki mesafede fazlaydı fakat onları da vadinin diğer tarafından bir karınca sürüsü gibi görebildik. Yaylada kalan ilk ailenin çadırına geldiğimizde bazı insanlar kamyondan ayrıldı, son çadıra geldiğimizde ise artık yol bitmiş, yürüyüş vakti gelmişti.

1000 metrelik tırmanış başlamıştı. Grubun içerisinde yakınlarını Zini Gediği'nde kaybetmiş insanlar vardı haliyle yaş ortalaması oldukça yüksekti. Dik yürüyüş çok zorluydu ayrıca birçok insanın o kadar kayalık ve kaygan yolda yürümeye uygun ayakkabıları yoktu ama insanlar ayakları acısa da yorulsalar da yürüdü, herkes yürüdü. Tüm memleket ağustos sıcaklarında kavrulurken biz buzulların üstünde kar yedik. Susuzluğumuzu gideren ve yorgunluğumuzu alan kardan sonra yolumuza devam ettik.

Gedikler'in havasını severim. Gedik'e varmadan hava bunaltıcı olur, yorgun olursun, ayakların acır, sıcak seni kavurmaya başlar, nefesin yetersiz, sular susuzluğunu almaz olur ama Gedik'in üstüne gelince rüzgar seni sarar üşürsün, yolun zorlu kısmının bittiğini bilir, tuhaf bir huzurla kaplanırsın, ister istemez yüzünde bir gülümseme oluşur. Gedik'ten öte tarafa baktım vadinin dibinde göller görülüyordu ve vadinin sonunda da Ovacık'ın ovası sisli havada biraz seçilebiliyordu. Oturdum, dinlendim köyümden yürüyerek gelen insanları merak ediyordum etrafa bakındım, bir şeyler yedim. Gedik'in tadını çıkarıyordum, o sırada insanların yeşillik bir yerde toplandığını gördüm orada su bulunduğunu düşünerek yola koyuldum. Bölgeye vardığımda insanların toprağı eşip taş çıkarır gibi kemik çıkardığını gördüm, ''Durun'' demek geldi içimden, ''Durun, onlar insan kemikleri, zarar verecekseniz, öylece elinize alamazsınız onları, onlar İNSAN KEMİKLERİ… ''

Büyük dedelerimin bir çukurda kurşuna dizildiklerini duymuştum ama burası çukur değildi, sonra öğrendim ki bölgeye çığ gelmiş ve çukurla beraber kemiklerin de büyük bir kısmını örtmüş. İlk şoku atlattıktan sonra fotoğraf makinemi elime aldım fotoğraflar çekmeye başladım. İnsanlar mum yakıyor, katledilen yakınlarının ruhuna huzur diliyordu bir yandan da ufak ufak toprağı eşeleyip kemik çıkartıyorlardı, o sırada biri bir diş buldu, insan dişi. Tertemizdi, berrak, çürük yok… O dişin genç bir insana ait olduğunu düşündüm, insanlar o tarihte şeker kullanıyordu fakat dişlerini fırçalamıyordu, o diş ise kusursuz görünüyordu, genç birine ait olmalıydı tıpkı dedemin 20 yaşında orada kurşuna dizilen amcası gibi.

Bizim köyden gelen ekip de bize yetişmişti tam vaktinde katliamın yapıldığı yerde buluştuk ama benim onların orada olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Röportajlar yapılıp kameraya görüntüler alındı, insanlar konuştu ama kemikleri görünce yaşadığım dehşet benim duyularımı sanki köreltmişti. İnsanlar konuşuyordu ama benim konuşacak, yürüyecek gücüm kalmamıştı, bir uğultu vardı sadece derinlerden gelen. Oturdum kaldım, o dişin sahibinin akıbetini düşündüm. Olay yerindeki anma sonlandıktan sonra inişe geçtik, sadece bir kere mola verdik. Bir yandan gök gürlüyordu, arada yağmur yağıyordu yüreklerimiz gibi hava birden bulutlanmıştı. Dört saat tırmandığımız yolu bir çırpıda iniverdik ve kamyonun olduğu yerdeki yaylada yürüyüşümüz sonlandı.

Yine dedelerimizi üstlerine adı yazılı bir mezar taşı olmadan, kefensiz orada bırakıp geldik. Dedemin, annemin ve benim sanki içimizde bir yara var kapanmıyor, geçmiyor, huzur vermiyor, bizden sonraki kuşakta da bu böyle olacak, ta ki devlet yaptığını resmî olarak kabul edip, dedelerimize bir mezar yapılana kadar. Savcılığa yapılan suç duyurusu reddedildi, savcılıktan yapılan katliamın bir asayiş sorunu olduğu ve zaten zamanaşımına girdiğini belirten bir cevap geldi. Hâlbuki yapılan suç duyurusu orada bir toplu mezar olduğuna dairdi. Kopyala-yapıştır tarzında bir cevapla susturulduk. Pes etmeyeceğiz, isteğimiz bu devlete zarar vermek değil sadece Zini Gediği'ndeki kimliksiz, mezarsız ruhların huzur bulması…