← Makaleler'e dön
Makale

Hıdır Dulkadir: Zini Gediği 8 Ağustos 1938

"Dersim coğrafyasının derin vadilerinde, halkın hafızasına kazınan ve unutulmaz acılardan biri olan Kılıçkaya köyü katliamı, Zini Gediği'nde 8 Ağustos 1938 günü yaşandı. Doğanın sesinin kesildiği, kuşların sustuğu o gün, 97 masum insanın yaşamı acımasızca son buldu."

KILIÇKAYA KÖYÜ KATLİAMI: "Zini Gediği 8 Ağustos 1938"

ZİNİ gediği Erzincan'a bağlı Kılıçkaya köyünün bir yöresidir. Batı yönü Mercan'a bakar. Fakat uzak, çok uzak. Dağlar arasında güzel mi güzel, gizemli Peri masallarında anlatıldığı bir köy vardı. KILIÇKAYA köyü. Kılıçkaya köyünün nüfusu Kırmanç Halkı ve Alevidir. Çevrede kalabalık nüfusa sahip bir köydü. Horozların ötmesiyle kadınlar kalkmış akşamdan mayaladıkları yoğurtları tuluğ'a koymuş bir ileri iki geri yoğurdu ayran yapmak için sallıyorlardı. Yıldızlar, ay ışığı kaybolmuş, karşı dağda doğan güneş köye selam verdi. Köy ve doğa şenlendi, neşelendi. Horozlar ötmeye devam etse de tavuklar gıt gıt gıt gıdıklanıyor, ağıllarda kuzular meliyor, başka başka evlerde kadınların sesi geliyordu. Doğanın ısınması ile karıncalar, börtü böcek, yılan çıyan yeraltındaki yuvalarından dışarı çıkarak sağa sola yürüyor, kafasını kaldıran kertankele başını bir indiriyor bir kaldırıyordu. Dere kenarındaki sincaplar ceviz dallarına tırmanıyor, uğursuz karga gak..!! gak.!! gak..!! gaklıyordu. Karganın gaklaması hayra alamet olmadığını biliyorlardı. Bir kaşka komşu kadın komşusuna rüyasını anlatıyordu. Dinliyen kadın ''Sabah rüyasıdır korkma. Allah kötü rüyaları akan Munzur sularına gitsin'' dedi.

Köyün ütündeki dağda kocaman kanatlı kartal uçuyor, Kıwee..!! kıwee..!! kıwee..!! sesi gökyüzünden yere doğru yankı yapıyordu. Köyün üstünde dolan dolan dolanıyordu. Birbaşka dağda Pepug sesi

''Peppo Kekko,
kam kist mı kıst,
kam sut mı sut
kam pişt mı pışt''
(Peppo kekko
Kim öldürdü
Ben öldürdüm
Kim yıkadı
Ben yıkadım
Kim sardı
Ben sardım)

acı acı inliyordu. Papug kuşunun bizim için inlediğini nerde bilebiliriz? Başka küçük bir tepenin başındaysa Tüye kuşu ötüyordu.

''Tu..!! tu..!! tu..!!
cıni şi waru,
ez cıra vışu''
(tu..!! tu...!! tu...!!
Kadınlar
Yaylaya gitti
Ben gitmedim)

ötüyordu. Tüye kuşu ötüyor, duygulu sesi tepeden dereye doğru akıyordu. Ses kederli olmasada bu da bir öyküydü. Zalimler birden bire köyün etrafını yüzlerce asker ile Kılıçkaya köyü etrafını sardı. Kuşlar uçmuyor, karganın gak gakları, Pepugun sesi kesildi, Tüye kuşu sustu. Kayalıktaki keklik ve yavrularının ötüşü kesildi. Köyün bütün köpekleri kudurmuşçasına havlıyor, ara sıra uluyorlardı. Ne oluyor? Köylüler birbirine fısıldadı. Bir nine ''bizi öldürecekler!'' dedi. Komutan bildiğimiz biri biraz sonra nara attı. ''Hepiniz buraya toplanın. Kimse kaçmaya kalkmasın. Kaçanın canına okurum'' dedi. Türkçe dilini bilenler bilmiyenlere anlattı. Hiçbirimizden 'çıt' çıkmadı. Nine yanındaki kadına gine fısıldadı. ''Zere Zere; bizi kıracaklar. Fırsat bulan kaçsın. Benden söylemesi'' dedi.

Komutan; avazı çıktığı kadar bağırıyordu. ''çabuk çabuk bir araya gelin. Beni bağırtmayın. Beni ve askerlerimi yormayın. Korkmayın size birşey yapmıyacağız. Köy değişeceksiniz, yeni köylere, yeni yurtlara, yeni vilayetlere sizi göndereceğiz. Medeniyet göreceksini. Toprak mal mülk, ev bark sahibi olcaksını'' dedi.

Ve komutan biraz yutkundu. Nefeslendi. Askerlere emir verdi. ''Bunları tek sıra halinde yola dizin. Dikkat edin kimse kaçmasın. Bebelerinizi kucağınıza alın. Yaşlılar ise bastonlarını yanına alsın. Bu dağ yolunu, yokuşu çıkmak zorundayız. Biliyorum burası kestirme yoldur. Şehire daha erken varırız'' dedi komutan. Tepeye çıktık. Erzincan ovası, solmaya yüztutmuş, yeşil Mercan vadisi, sıra sıra Munzurdağları sıralanıyordu. Oysa buralar bizim yayla ve kömlerdir. Bahardan güz mevsimine kadar hayvanları otlatıyorduk. Uzaklarda köyler kent, Kemah ilçesi, Erzincan vilayeti görünsede başımıza gelen felaketi farketmiş, fakat iş işten geçmiş, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Zere ana: ''Bunlar bizi kıracaklar, rüyam çıktı Mele mele'' dedi.

Korktuğumuz başımıza gelmişti.

Tepelerle çevrili ısız, kervan geçmiyen, kuş uçmıyan bir yere geldik. Susuzluktan dudaklar çatlamış, gözler kan dolu, bebeler inim inim inliyor, ağlıyor, yaşlılar ağlıyordu. Herkes son duasını ediyordu. Ak sakallı bir dede komutana yüzünü çevirdi. ''Komutan komutan beg hani...!!! beni bizi şehire, yeni köylere, kentlere gönderecektiniz, buralar bizim yaylalardır'' dedi.

Komutan: ''çok konuşma ihtiyar gideceksin. Bir daha dönmemek şartıyla gideceksiniz. Burası son durak tamam mı?. Öbür tarafta size köy, kentler ayarlanmış, orda rahat edersiniz'' dedi.

Askerin önündeki Manyotonlu telefon çaldı. Emir gelmişti. ''vurun, gebertin. Mezar yerleri yok bunların. Dağdaki; kurda kuşa yem olsunlar'' dedi telefondaki Komutan. Kılıçkayalılar tek sıra halinde yan yana dizildiler. Makineli tüfek karşısında kuruluydu. İkinci bir emir bekliyorlardı. Emir geldi. ''Vurun'' makineli tüfek susmuyor adeta kusuyordu. 97 kişi bebeler, 90 yaşındaki nene ve dedelerin sesi kesildi. Tümü ölmüştü.

Askerler bölük bölük, tabur taburdu. Tam takır, yer bakır, postallarını yerlere vura vura Zini gediğinden ayrıldılar. kimisi gülüyor, kimi askerler gözyaşlarına hakim olmuyor, komutandan gizli gözyaşlarını terli kirli elleri ile ya da bileklerinde sarkan elbiseleri ile siliyorlardı.

Yıllarca; öldürülen o insan kemikleri dağda sağa sola düşmüş, kemikler sayılacak kadar belliydi. 97-100 yy sonra köylüler Zini gediğine çıkıp atalarının tüm kemiklerini biraraya topladılar. Yanında getirdikleri hoca kemiklere dua verdi. Köylüler ''amin'' dedi. Son olarak onların anısına taşları üst üste koyarak onların adına beyaz taşa yazı yazılarak anıt yaptılar.