← Belgeler'e dön
Makale

Necati Şahin: Zini Gediği… Ölüme Yolculuk…

Zini Gediği… Ölüme Yolculuk… (8 Ağustos 1938) Necati Şahin Bir düşünün… Bir derin düşünün… Bir gün devlet geliyor köyünüze... Bir günde topluyor sizleri Köyünüzün meydanına… Bağlıyor sizleri birbirinize… Üç gün, Aç, açıkta, susuz bırakıyor sizleri Köyünüzün meydanında… 97 Alevi can… Sonra "yürüyün" diyor sizlere… Nereye gidileceği söylenmiyor sizlere… Etrafınız asker çemberi… "Tüfekli çember" içinde yürüyorsunuz… Önünüzde asker, Arkanızda asker, Sağınızda asker, Solunuzda asker… Ülkenizin askeri… Karşınızda Munzur Dağı, Arkanızda sevdikleriniz… Yürüyorsunuz… Ölüme… O anda neler düşünürsünüz? Bir derin düşünün… Neler düşünürsünüz? Yol dağa doğru… Tırmanıyorsunuz ölüme… "Ölüme tırmanmak…" Hiçbir dilde yoktur bu deyim. "Ölüme tırmanmak…" Olmayan deyim, Sizin gerçeğinizdir: "Ölüme tırmanmak…" Ölüme tırmanırken, Bir düşünün… Bir derin düşünün… Ölmek nasıldır acaba? Nasıl öldürüleceğim acaba? Süngü en kötüsü mü acaba? Kurşun en iyisi mi acaba? Uçurumdan atılmak Daha mı kötü acaba? Düşünün bir… Bir derin düşünün… Babasınız… Evladınız size bağlı, Yan yana yürüyorsunuz… Ölüme tırmanıyorsunuz… Evladım kurtulabilir mi acaba…? Beni ondan önce öldürürler mi acaba…? Keşke… Bir düşünün… Bir derin düşünün… Delikanlısınız… Babanız size kelepçeli… Yaşlı, iki büklüm… Babanızın ağırlığını çekiyorsunuz yürürken Dağa doğru… Ölüme tırmanırken… Beni babamdan önce öldürseler… Keşke… Bir düşünün… Bir derin düşünün… Gelinsiniz… Yâreniniz, yavuklunuz ölüm yolunda… Hangi ağıt dilinizde? Hangi büyük acı yüreğinizde? Bir düşünün… Bir derin düşünün… Anasınız… Yavrunuz, Kınalı kuzunuz Ölüm yolunda… Hangi ağıt dilinize, Hangi acı yüreğinize Sığar? Diliniz lâl… Yüreğiniz târumâr… Bir düşünün… Bir derin düşünün… Yaranın bir ucu Derinde, Bu toprağın altında… Yaranın diğer ucu Yüksekte, Şu dağın zirvesinde… Yaranın çoğu da Zini Gediği'nde… 3000 metre zirvede Kurşuna dizilmiş 97 can… Habersiz, sessiz, ıssız… Kurşun seslerini Bir kartallar duydu Zirvede… Bir keklikler duydu Yamaçta… 97 can da duydu Toprağa düşerken… Çok suçluydular… Alevi'ydiler… Nobel ödüllü yazar Marquez, "Yüzyıllık Yalnızlık" romanında yazar ki: "Üzerinde yaşadığınız toprağın altında ölüleriniz yatmıyorsa, Orası sizin yurdunuz değildir…" Bu toprakların altında Bizim ölülerimiz yatıyor… Çok ölümüz yatıyor… Bu toprakların üstünde, Çok üstünde de Şu dağın zirvesinde de Bizim ölülerimiz yatıyor… Kefensiz, ziyaretsiz, ıssız… Çok ölümüz yatıyor… Onun için bu topraklar Bizim yurdumuzdur… Çok yurdumuzdur… Herkesten daha çok Bizim yurdumuzdur… Surbahan köyü! Surbahan köyü! Dile gelemeyesin, Ağıdını söylemeyesin, Dünya duymasın diye, Kalan sağların sürgün edildi… Tarihine kara perde çekildi, Adın değiştirildi… Surbahan, bir sabah Kılıçkaya adıyla uyandı… Zâlim işidir zulüm… Nafile ama… zalimin zulmü… Bir gün Doğa Ana dayanamıyor, Atıyor toprak örtüsünü Ölülerimizin üstünden… Çıkarıyor güneşe… Gündüz Güneş utanıyor… Gece Ay… Kartallar uçmuyor, utanıyor… Keklikler ötmüyor, utanıyor… Ya sen… Ya sen, Ey insanlık… Ya sen…? Bir gün Bir can çıkıyor… Canlar çıkıyor… Arıyor ölüsünü… Buluyor ölüsünü… Dağın zirvesinde Saklı ölüsünü… Yazıyor, çiziyor, anlatıyor Ölümü… Ölüme tırmanışı… Zulmü, zalimi de… Bu can… Benim kadim dostum, Can arkadaşım Erdal Kılıçkaya… Acı ağıtlar içinde Sana minnet ile… Başın sağ olsun Erzincan Ovası… Başın sağ olsun Munzur Dağı… Başın sağ olsun Munzur Suyu… Başın sağ olsun İnsanlık…