← Belgeler'e dön
Makale

Tanıklar — Cansa Düzgünkaya

Cansa Düzgünkaya

O zaman ben 14 yaşındaydım. Tümen Komutanı İsmail Hakkı vardı. Askeri ile birlikte buraya geldi. Buralar hep asker doldu. Köylülerden kendilerine rehber seçiyorlardı. Babamı da rehber olarak ayırdılar. Bir Asker alayı Zıni Gediği'ne kadar ilerledi ve oraya karargahı kurdular. Askere ekmek yapmak için bizim köye de bir fırın yaptılar.

Bu arada cephane, daha fazla asker de yavaş yavaş gelmeye başladı. Erzincan köylerinden işçiler toplayıp, daha kolay erzak, cephane gitmesi için köyden Zıni Gediği'ne kadar olan yolu yaptılar.

24 Alay asker bölgeye yerleşti. Askerleri görenler korkup kuytu yerlere, dağlara kaçıyor, saklanıyorlardı. Babam o dönem de izinli olarak geri geldi. Tekrar babamı geri çağırdılar. Samsun Alayıyla birlikte Dersim'i tarayarak Elazığa doğru ilerliyorlar. Babamı tekrar serbest bırakıyorlar. Babam silahlı veya silahsız ellerine geçenlerin hepsini askerlerin öldürdüğünü söylüyordu.

Babam ayrılmadan önce, Enis Paşa bir not yazıp kendisine veriyor ve diyor ki; « Bunu Erzincan Jandarma Komutanlığına vereceksin .»

Babam köye gelirken köyün girişindeki depoyu bekleyen bir asker babamı durduruyor. Köyde Bahattin Çavuş ve beraberinde 50-60 tane de Jandarma vardı. Bahattin Çavuş babamın elindeki kağıdı alıyor ve geri vermiyor. Babam bunun üzerine Erzincan'a gidip orada bir Binbaşıyı görüyor. Enis Paşa'nın kendisine bir kağıt verdiğini, bu notu Bahattin Çavuş'un kendisinden aldığını anlatıyor. Binbaşı hemen telefon edip kağıtı istiyor. Meğerse o notta « bu adamın kılına bile dokunmayacaksınız. Ailesine, akrabalarına birşey yapmayacaksınız. Ben Dersimden Erzincan'a döndüğümde bu adamı göreceğim» yazıyormuş. Bahattin Çavuş'ta köyde askerleri ile birlikte kaldığı için bu kağıdın babamda kalmasını istemiyordu.

Erzurum 7 Kolordu Alayı köye geldi. Ondan sonra milleti, köylüyü sıkıştırmaya başladılar. Bizim ev köyün ortasındaydı. Bir asker gelip kapının önünde oturan babama ve amcama içeri gelmelerini söyledi. İçeride Babama ve amcama « köylülere söyleyin hemen buraları boşaltsınlar, kaçın. Yoksa herkesi kıracaklar » diyor.

Ama bu arada bütün yollar kapatılmıştı. Hayvanlar derenin içinden götürülüp getiriliyordu. Köylüye imkan bulup haber ulaştırılamadan, sabah erkenden alay Zıni Gediğine doğru yola çıktı.

Benle abim tarlada harman sürüyorduk. Bir araba geldi. Bağırtı çağırtı duyunca Abim « sen öküzleri otlat ben köye gidip bakayım, ne oldu köyde öğreneyim» dedi. Ben öküzleri otlatmaya başladım. Akşam oldu, ben de köye döndüm. Bir askeri kamyon gördüm. Üstü çadırlıydı kamyonun. Bir çavuş gelip çadırı açıp içine baktı. İçinde insanlar doluydu. 20-25 kişi eğilmişler, etrafında da askerler oturuyorlardı. Bu arada askerler köylüyü topluyordu. « Bir askeri araç yoldan çıktı, onu tekrar yola çıkarmak için sizleri topluyoruz » diyorlardı.

Ağustos ayıydı. Köyde bir komşunun evini boşalttırıp, ahırını hapishane haline getirdiler. Yakaladıklarını bu hapishanede topluyorlardı. Sabah köyün muhtarını da aldılar. Kismikör'den 15 kişi, Kılıçkaya'dan 16 kişi, Galolar'dan 2 kişi, Mağaçurdan 3-4 kişiyi getirdiler. Tuttuklarını getirdiler, bazılarının isimleri bile yoktu listede.

Sonra topladıklarını dağa yukarı götürdüler. Bu arada öküz arabaları köye gelmeye başladı. Çevre sunni köylerden insanların öküz arabaları doldu köye. Adam arabasını sürüyor evin önüne, « eşyanı getir » diyor. Arabalara eşyaları, kadınları, çoluk çocuğu doldurup götürdüler. Ağlayanlar, hengame çoktu.

Bizim eve kimse gelmedi. Meğerse Enis Paşa o kağıtta « İsmail Düzgünkaya'nın ailesine dokunmayacaksınız » diye yazmış. Köydeki Bahattin Çavuş'ta durumu biliyordu zaten.

Eşyaları ile birlikte götürülenleri, Erzincan'da bir kavaklığa topluyorlardı. Eşyası, hayvanı olanlar onları yanına aldılar ama yollarda hepsini çevre sunni köyler çarptılar.

Köy boşaldı, bizimle birlikte 4 ev kaldı geride. Diğerlerinin hepsini gönderdiler. Bu arada duyduk ki dağa, Zıni Gediği'ne götürülenler kurşuna dizilmişler. Hepsini, sıraya dizip, makinalı tüfekle taramışlar. İki kişi gidememis, onlarıda süngüleyerek öldürmüşler.

Ölülerimize dahi sahip çıkamadık. Mehmet Kılıçkaya, Ali Kılıçkaya, Hüseyin Gökdemir, Ali Arslan, Hasan İnce, Murat Gökdemir, Mehmet, Ali Avcı, Ali Çetinkaya. Toplam 18 kişi. Hüseyin Gökdemir 17 yaşındaydı. Askerlik yapan, Rus Harbinde savaşan, öğrenci olanlar vardı.

Sonra, öldürülenlerin silahın arkasında öldüğünü söylediler. Halbuki yalan, hepsi işinde gücünde olan köylülerdi.

Cesetleri orada bırakmış gitmişler. Kaçak olan Dersim'liler asker çekilince gidip cesetleri tanıyorlar.

Şimdi de ölenlerin kemiklerini toplamışız, yığmışız bir yere, orada öğle duruyor. O acı yüreğimden çıkmıyor. Ölenler ya akrabam, ya amca, ya dayım. Çıkar mı bu acı insanın içinden? Kemikler taşların arasında duruyor. Kim bu acıyı içinde hissetmez ki.

Sadece bugün değil, ta On İki İmam'dan beri Aleviyi kırıyorlar.

Alevi olduğumuzu söyleyemiyorduk. Öldürülmekten korkuyorduk. Bize en kötü lakapları taktılar. Biz insan değil mişiz gibi.

Ben kendim zalime hakkımı helal etmiyorum. Bazı zalimler, bazılarına iş, para veriyorlar. Onlar haklarını helal edebilirler. Ama ben hakkımı helal etmiyorum.

O devrin Reysicumhuru, Başbakanı, Bakanı, Mebusu, 450 tane mebus vardı. O dönem de Sağıroğulları Erzincan'da Mebustu. Bir tanesi çıkıp « bunlarda insan, bunları niçin kırıyorsunuz, çoluğa çocuğa, kadına zulüm niye ediyorsunuz » demedi. 450 tane mebusun içinde bir merhametli çıkmadı. Ben bunlardan razı değilim.

Nüfus kağıdımızda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yazıyor. Biz madem bu devletin vatandaşıyız, askerlik yapıyoruz, vergi ödüyoruz, hizmet görüyoruz. Biz niye Aleviyiz diye dışlanıyor, suçlanıyoruz.

Artık yaşamak istemiyorum. Hep hor görülüyoruz. Aleviler ne yapmış ki bunlara?

Buraya gelip benim derdimi anlattırdığınız için size çok teşekkür ediyorum. Ölürsem, sizden razıyım ben.